Prof. Dr. Nurullah Çetin

Prof. Dr. Nurullah Çetin


BOZKIRDAN YÜKSELEN TÜRK BİLGESİ: CENGİZ AYTMATOV

10 Haziran 2020 - 19:11

Ölüm Yıldönümü Münasebetiyle:

Aytmatov’la ilgili yapılan çalışmalarda onun için çok güzel sıfatlar söylendi. Bunlardan bazıları şunlardır: “Türk dünyasının yıldırım sesli manasçısı”, “Bozkırdaki Bilge”, “Modern Homer”
Cengiz Aytmatov, aydın bir anne babanın çocuğu olarak 1928 yılında Şeker köyünde doğdu. Küçük yaştan itibaren Rusçayı öğrendi. Veterinerlik yaptı. Değişik memuriyetlerde bulundu. İkinci Dünya Savaşının acılarını derinden hissetti. Moskova’da yüksek edebiyat kursları aldı. 1956-1958 döneminde Moskova’da Gorki Edebiyat Enstitüsünde eğitim gördü. Dünya klasiklerini okudu. Kırgızistan Edebiyatı dergisinde ve Pravda gazetesinde çalıştı. Daha birçok gazete ve dergide yazılar yayınladı. 

Sovyetler Birliğinin dağılışı sırasında Gorbaçov’un danışmanlarından biriydi. Avrupa ülkelerinde büyükelçilikler yaptı. 1996’da Kırgızistan’ın UNESCO temsilcisi oldu.
Hikâye, roman ve tiyatro türlerinde eserler verdi. Eserleri 150 civarında yabancı dile çevrildi. Cengiz Aytmatov, Nobel Edebiyat ödülüne aday gösterilmiş ama ona bu ödül verilmemiştir. Çünkü Nobel ödülünü koyanların politik amaçlarına uygun bir yazar değildir. Aytmatov gibi yazarlar, ancak bütün Türk dünyasının ortaklaşa koyacakları “Manas Edebiyat Ödülü” ya da “Ahmet Yesevi Ödülü” gibi yarışmalarda ödül alabilirdi. 

Aytmatov, eserlerinde genellikle simgesel bir dil ve teknik kullanır. Bu da hem edebiyat yapmanın bir gereğidir, hem de Komünist rejim baskısına karşı ancak simgelerle konuşabilme zorunluluğundan kaynaklanır. Komünist rejime muhalefetini ancak simgesel bir dille gerçekleştirebilirdi. 

Aytmatov, başta Kırgız Türklüğü olmak üzere diğer Orta Aya Türklerinin hem toplumsal, hem ekonomik, hem kültürel, hem de tarihî hayatını modern bir edebiyat tekniği ve kurgusu içinde çok etkili ve güzel bir şeklide anlattı. Çok zengin mitolojik birikimini, güncel durumlara uyarlayarak yeniden işleyip üretti. 

Üzerinde Yoğunlaştığı Konular
1.Bireysel ve Toplumsal Mankurtlaştırma: Gün Olur Asra Bedel romanında Colaman’ın saçları kazınmış çıplak kafasına şire denilen yeni kesilmiş deve derisinden âdeta bir şapka yapılıp etrafı iple bağlanarak gerçekleştirilen işlem, aslında bireysel gibi görünse de aynı zamanda toplumsal anlamda millî hafızayı silme teşebbüsüdür. 

Bu, millî hafızayı yok ederek mankurtlaştırmadır. Aytmatov, Komünist Rusya’nın Türk’ün millî hafızasını silme teşebbüslerine şiddetle tepki koymuştur. Ayatmatov, Gün Olur Asra Bedel romanında bunu eleştirmiştir.

Komünist Ruslar sanki başka yer kalmamış gibi Kırgız Türklerinin atalarının mezarlığı olan Anabeyit mezarlığına uzay üssü kurmuşlardır. Anabeyit’in etrafını dikenli tellerle çevirmişler ve buraya Kırgız Türklerini sokmamışlardır. Anabeyit mezarlığı oğlunu mankurtluktan kurtarmak için ölen Nayman Ana’nın gömüldüğü mezarlıktır. Yani bir anlamda Kırgız Türklerinin millî bilincinin sembolü olan bir mekândır. Rusların tavrı, bu bilinci yok etmeye dönüktür. Bu bilinçli bir tercihtir ve amaç, Kırgız Türklerinin atalarını, tarihlerini yok saymak, yok etmektir. Bu, bir milleti toptan mankurtlaştırmadır.

Yine aynı romanda Ana-Beyit‘te nöbetçi olan Kırgız subay Sabitcan ve diğer bazıları, Komünist Rusların verdiği eğitimle kendi Kırgız Türklüğüne ait bütün millî ve dinî değerlerini kaybetmiş, atalarını, tarihlerini, gelenek ve göreneklerini, dinlerini, kimliklerini unutmuş, mankurt olmuş tiplerdir. Bunlar, efendileri olan Rusların öğrettiklerini tek doğru kabul etmiş, onların verdiği emirleri uygulamayı tek görev bilmiş, milletlerine ihanet etmişlerdir. Romanda Sabitcan, ölen babasının cenazesinin İslamî usullere göre defnedilmesini gereksiz görüyor. 

Duaların ve diğer ibadetlerin Komünist bir devlette gereksiz ve anlamsız olduğunu söylüyor, hatta babasının cenazesinin Ana Beyit mezarlığına gömülmesine karşı çıkıyor. Çünkü Sabitcan, Ruslar tarafından tam bir mankurt olarak yetiştirilmiştir. Yine nöbetçi Kırgız subayın kendisi gibi Kırgız olan vatandaşıyla Kırgız Türkçesiyle değil de Rusça konuşması, hatta onu Rusça konuşmaya zorlaması tam bir mankurtluktur.

Mankurtlaştırma meselesi Kassandra Damgası romanında da karşımıza çıkar. Bu romanda Genetik bilimi marifetiyle düşünce suçlusu kadınlar taşıyıcı anne olarak kullanılır. Bu kadınlar kanalıyla Komünist Rusya’nın her emrini bir robot gibi yerine getirecek olan tarihsiz, kimliksiz, milliyetsiz, anası babası belli olmayan x fertler üretilir. 

Beyaz Gemi romanında da mankurt tipiyle karşılaşıyoruz. Oradaki Orozkul, Kırgız Türklüğünün millî kültürünün bir parçası olan Maral Ana efsanesine inanmaz, şehre gidip bir dairede memur olmak, bir aktrisle evlenip sadece Rusça konuşulan bir evde yaşamak ister. Kırgız Türkçesini kaba bir köylü dili diye aşağılar yani dilini, kimliğini, milliyetini reddeder. Diğer yandan devamlı içki içer, kendi idaresindeki ormanın ağaçlarını kesip gizli gizli satar. Her türlü ahlaksızlığı yapan kaba saba bir adamdır. 

Mümin Dede’ye kötülükler yapar, merhametsizce karısını döver, ama efendileri olan Komünist amirlerine tam bir teslimiyetle bağlıdır yani dinî ve ahlakî değerlerini de yitirmiştir. Kendi Müslüman Türk kimliğine yabancılaşır ve efendisi olan Ruslara âdeta tapar. Bencilce kişisel menfaat temininden öte bir yaşama amacı yoktur. Sadece biyolojik anlamda maddi, dünyevî imkânlardan sonuna kadar yararlanmayı hedef edinir.

Cengiz Aytmatov 9 yaşındayken, babası halk düşmanı suçlamasıyla Komünist rejim tarafından öldürülmüştü. Aytmatov her gün okulda “Benim babam devrim düşmanıydı, cezası verildi, ondan nefret ediyorum!” diye bağırmak zorundaydı. Bu da bir mankurtlaştırma yöntemidir. Babasını yani atasını, tarihini, kültürünü, milliyetini, dinini yok sayma hatta ondan da öte kötü görme ve onlara düşman olma hali. Mankurtlaştırma kişiyi kendi benliğine, kimliğine düşman yapma, kendi varlığını kendine reddettirme yöntemidir. 

Evrensel Meseleler
Cengiz Aytmatov, eserlerinde genellikle bireysel, millî ve yerli meselelere yer verirken aslında dolaylı olarak evrensel sorunlara da değinir. Ya da genel anlamda söylersek bireysel, yerel ve millî olandan evrensel olana uzanır. Bu bağlamda bütün insanlığın ortak sorunlarına da yer vermiş olur. Bunların başlıcaları şunlardır:

1.Dünya Barışı
Bunlardan biri, evrensel anlamda dünya barışıdır. Aytmatov, bu anlamda evrensel bir hümanizm taraftarıdır. Bütün insanların barış, saygı ve sevgi içinde, birbirlerinin haklarına saygı duyarak, hak ve adaleti gözeterek yaşamalarını ister. Nitekim Kassandra Damgası’nda devletler, milletler arası savaşları çıkaranların masum halklar değil; ihtiraslı politikacılar olduğunu vurgular. Burada dünyanın geleceğine dair kaygılar dile getirilir. Kassandra gelecekte ortaya çıkacak felaketleri sezme gücüne sahip Yunan mitolojisinde bir kadın kahramandır.

2. Dinsizliğin Kötülüğü
Cengiz Aytmatov, kendisi Müslüman bir Türk olmasına rağmen evrensel anlamda insanların mutlaka bir dine inanması gerektiği kanaatindedir. İnsanlar, toplumlar hangi dine mensupsa o dini yaşamalarının evrensel anlamda insanların iyi, doğru, adaletli, huzur ve barış içinde yaşamalarında dinî inancın önemine vurgu yapar. Bu bağlamda birçok romanında Türklerin İslam dinini yaşamaları ve korumaları gerektiği fikrini işlediği gibi Hristiyan toplumların da bu dini yaşamaları gereğine inanır. Hangi din olursa olsun toplumlar bir dine inanmalı ve yaşamalıdır. Dünya barışı biraz da buna bağlıdır. 

Nitekim Aytmatov, Dişi Kurdun Rüyaları adlı romanında Hristiyanlık içinde bir arınmayı, dogmatik unsurları ayıklamayı, kötülüğe karşı iyiliği yaymayı hedef edinen ve bu amacı için tek başına didinen Abdias kişiliğinin mücadelesini görürüz. Ona göre dünyada kötülüklerin, zulümlerin kaynağı, insanların dinden uzaklaşmalarıdır. Özellikle hem uyuşturucu, rüşvet gibi toplumsal hastalıkların çoğalmasında, hem Sovyetler Birliğinin çöküşünde, hem de çevre kirliliği ve doğal dengenin bozulması gibi olaylarda dinsizliğin önemli bir etken olduğu görüşündedir.

Aytmatov, Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdıkları Fuji Yama adlı tiyatro metninde Sovyetler Birliğinin okullarda çocukları dinsiz yetiştirmesini ve bunun zararlarını anlatır. Aynı zamanda Allah karşısında ruhlarını arındırmayan, kötülüklerini, yanlışlarını itiraf etmeyen dinsiz aydınların, mensup oldukları milletlerine ne gibi kötülük yapabileceklerini gösterir. Fuji Yama, Budistlerin günahlarını itiraf ettikleri Japonya’da bir dağın adıdır.

Aytmatov Edebiyatının Belirgin Nitelikleri

1. Tarihsel Kültür Mirasını İşlemek:
Aytmatov’un bütün eserleri dikkatle incelenirse teknik ve kültürel anlamda onun önde gelen özelliklerinden birisi şudur: Özelde Kırgız Türklüğünün, genelde ise bütün Türk milletinin tarihsel kültür mirasını modern şartlarda günümüz için güncelleyerek yeniden işleyebilmesidir. O eski zamanlara ait bu kültürel değerlerin günümüz için de nasıl işlevsel olabileceğini göstermiştir. Eski destanları, masalları, efsaneleri ve diğer folklorik verimleri o, günümüzde nasıl anlamlı hale getirebiliriz diye düşünmüştür. Romanlarında bunları modernize ederek, yenileyerek yeniden üretmiştir. Bu anlamda geleneği yeniden üretme konusunda oldukça başarılı olmuştur. Böylelikle millî hafızamızı diriltmiş, üzerindeki tozları kaldırmış, parlatıp cilalayarak günümüze taşımıştır. 

Boynuzlu Maral Ana Efsanesi: Kırgız Türklerinin türeyiş destanı olan bu efsane, Beyaz Gemi romanında işlenir. Maral, dişi geyik demektir. Efsaneye göre bir savaşta tamamen katledilen Kırgızlardan geriye 2 çocuk kalır. Bu 2 çocuk, geyik ana tarafından büyütülür ve Kırgızlar tekrar çoğalır. Fakat bir zaman sonra geyikler öldürülüp boynuzları kesilmeye başlayınca Geyik Ana da onlara küser. Mümin Dede, Kırgız Türklerinin kutsal efsanelerinden biri olan “Boynuzlu Maral Ana” efsanesini isimsiz torununa aktarmaya çalışır. Yani bunun simgesel karşılığı şudur: Türk atalar, dedeler, torunları olan yeni Türk nesillerine efsanelerini, masallarını, kültürlerini, tarihsel hafızalarını nesilden nesle aktarmalıdır. 

Romanda Ruslar tarafından dinsiz ve milliyetsiz bir mankurt olarak yetiştirilen Mümin Dede’nin damadı Orozkul’un çocuğu olmaz ve Boynuzlu Maral Ana efsanesine de inanmaz. Mümin Dedenin isimsiz torunu Orozkul amcasına çocuk vermesi için Maral Anaya yalvarır. Bu romanda aslında isimsiz torun, yeni Türk nesilleridir. İsmi yoktur, çünkü Ruslar tarafından isimleri, Türk isimleri ve Türk isminin gereği olan millî değerleri yok edilmiştir. Ana babası tarafından terk edilmesinin simgesel karşılığı şudur: 

1917’den itibaren Komünizm rejimi, yeni nesil Türkleri ana babalarını yani atalarını, tarihlerini, milliyet ve dinlerini yok etmiştir. Bu çocuğun dedesine sığınmasının simgesel karşılığı da dedenin Komünizm öncesi dönemi yani Müslüman Türk kimliği dönemini temsil etmesidir. Dolayısıyla Müslüman Türk milletinin üç nesli gündeme getirilir. Buna göre 1917 öncesi dönem Mümin Dede’nin temsilciliğinde millî ve dinî kimliğimizin devam ettiği dönemdir. Nitekim isim de “Mümin”dir yani İslam’a inanan kişi demektir. Ana baba âdeta kayıptır, yok gibidir. 

Bu ikinci nesil olan ana baba nesli, Komünizm dönemini temsil eder ve Ruslar tarafından yok edilmiş bir nesildir. İsimsiz çocuk da üçüncü nesli temsil eder. Bu nesil Komünizm rejiminden kurtulup Mümin Dede’ye yani Komünizm öncesi Müslüman Türk dönemine sığınmıştır. Ancak Müslümanlık ve Türklük değerlerine sahip çıkarak kurtuluşa erecek ve millet olarak var olacaktır. O bakımdan Mümin Dede torununu damadı Orozkul’un kötülüklerinden, dinsizliğinden uzak tutmaya çalışır. 

Mümin Dede’nin torununa Türk destan ve efsanelerini anlatması aslında bu nesli tarihsel millî kültür mirasıyla tekrar buluşturması demektir. Çocuğun yetim olması, Komünistler tarafından anasız babasız, kültürsüz, dinsiz olarak yetim bırakılan nesli temsil eder. 
Çocuk, babasının kutsal Türk mekânı olan Issık Göl’deki Beyaz Gemi’de çalıştığı hayaliyle yaşar. Burada Beyaz Gemi, kızıl Rus karasına karşı çıkarılmış bir simgedir. Türkler, kızıl Komünist rejimin baskısı altında Rus kara topraklarında köle olarak çalıştırılır. Yeni nesil ise beyazın ve geminin temsilciliğinde özgürlüğü hayal etmektedirler. 

Nayman Ana Efsanesi: Çok eski zamanlarda Kalmuk-Kırgız savaşlarında her iki taraf birbirlerinden aldıkları esirleri hayvan çobanı olarak kullanırlardı. Bu esirlerin kaçmalarını ya da başka türlü zararı ve tehlikeli hale gelmelerini önlemek için onları mankurtlaştırma yoluna giderlerdi. Mankurtlaştırma işlemi de şöyle yapılıyordu: Esirin kafası tamamen kazınır, hiç saç kılı kalmaz. Çıplak kafaya şire denilen yeni kesilmiş deve derisi şapka gibi geçirilir. 

Kenarlarından iple sıkıca bağlanır. Eli ayağı bağlanıp sıcak güneş altında üç beş gün aç susuz bırakılır. Deri kurudukça başını sıkar, kemikleri sızlatır, yeni çıkan saç kılları geri batar, iğne gibi tüm duyu sinirlerini öldürür. Ölen ölür ölmeyenin da böylece hafızası yok olur. Adını, ailesini, soyunu, milletini, tarihini, kültürünü, dinini her şeyini unutur. Bundan sonra efendisi ona yeni bir kimlik verir. O ne derse onu yapar, onun emirlerinden dışarı çıkmaz. Böylece esir artık bir mankurt olmuştur.

Bu efsane, Aytmatov’u çok etkilemiş ve bunu Gün Olur Asra Bedel romanında kullanmıştır. Buna göre Komünist Rusların beyin yıkama, eğitim, politika, basın yoluyla Türk milletini nasıl mankurtlaştırdığını anlatmıştır. Bunu yaparken de bu efsaneyi simge olarak alıp işlemiştir. Romanda biz Nayman Ana’nın oğlu Colaman’ın Juan Juan kabilesi tarafından nasıl mankurtlaştırıldığını görüyoruz. Nayman Ana burada Türk milletidir, Colaman da Ruslar tarafından mankurtlaştırılan Türk çocuklarının temsilcisidir. 

Nayman Ana oğlunu kurtarmak için gittiğinde Colaman onu efendisinin talimatıyla ok atarak öldürür. Bunun temsilî karşılığı şudur: Komünist Rusların Türk tarihini, kültürünü, atalarını, dilini, dinini öldürmesi, yok etmesidir. Bunu da Türk çocuklarına, Komünist, dinsiz, milliyetsiz olarak yetiştirdiği Türk aydınlarına yaptırmasıdır. Yani Türk’ün millî hafızasını mankurtlaşmış Türk aydınları eliyle gerçekleştiriyor.

Nayman Ana, oğlu Colaman tarafından öldürüldükten sonra başındaki beyaz yazma rüzgârda uçar ve Dönenbay kuşu olur. Bu kuş, karşılaştığı her insana “Senin baban Dönenbay, senin baban Dönenbay” diye seslenir. Bunun simgesel değeri de şudur: Atalar ruhunun Türk nesline kendi tarihini, kimliğini, kültürünü, dinini sürekli hatırlatmasıdır. 
Cengiz Aytmatov gerçekte Rusların Türkleri mankurtlaştırması ile ilgili olarak şu açıklamayı yapar:
“Totaliter sistem bütün topluma, onun içinde bana da, sana da, hepimizin zihnine de, düşüncemize de ideolojik bir şire geçirmişti. Bu bir rejime bağlamak, bir merkezden idare etmek gayesiyle yapıldı.” 

Beslenme Kaynakları:

1. Ailesinin Hayatı: 
Aytmatov’un roman ve hikâyelerini besleyen ana kaynaklardan biri ailesinin yaşantıları, başına gelenlerdir. Özellikle Sovyetler Birliğinin Komünist rejimine bağlı olmasına rağmen bu rejim tarafından sadece 20 dakikalık bir sorgulama sonucunda kafasına kurşun sıkılarak acımasızca öldürülen babası Törekul’un trajedisi onu çok etkilemiştir. Bu olay, onun birçok eserinde etkilerini göstermiştir.

Köyünde okuma yazma bilen köylülerin sözüne değer verdiği bir kişi olan ziyalı yani aydın ninesi de Aytmatov’u etkilemiştir. Ninesi yazara çocukluğunda hem Kırgız Türkçesini, hem de Kırgız Türk folklorunu, masallarını, destanlarını, türkülerini öğretmiştir. Ondan öğrendiği tarihsel millî kültür birikimi onun eserlerinin başlıca kaynaklarından biridir. 

2. Komünist Rejimin İnsanlık Dışı Uygulamaları: 
Cengiz Aytmatov, Sovyetler Birliğinin Komünist Rejimini bizzat yaşamış, bu rejimin uygulamalarını görmüş, duymuş, değişik yollarla haberdar olmuş bir Türk yazarı ve aydınıdır. O bu rejimin bütün olumsuz uygulamalarından derinden etkilenmiş ve eserlerini bunların etkisini yansıtacak şekilde yazmıştır. Onun eserleri bir bakıma Komünist rejimin insan, tarih ve tabiat düşmanlığına, yıkımına bir tepki mahiyetindedir. 

İnsan Düşmanlığı: Rusların işlettikleri bu Komünist rejim, insan gerçeğini, insan fıtratını, insan özgürlüğünü yok saymış, âdeta insanı bir böcek gibi görerek acımasızca ezmiştir. Devlet, rejim ve toplum adına fert yok sayılmıştır. Nitekim Komünistler, düşünen, bilen aydınlara tahammül edememiş ve 138 Kırgız Türk aydınını katletmiştir. Bunlar Bişkek’in hemen kıyısında bir toplu mezarda; Ata-Beyit adlı anıt mezarda yatmaktadır. 

Aytmatov’un kendisinin de sonradan defnedildiği ve babasının da yattığı bu Ata-Beyit toplu mezarı yazarın eserlerinin ilham kaynaklarından biri olmuştur. Büyük bir insanlık trajedisinin bir göstergesi ve belgesi olan bu mezarlık Aytmatov’u çok etkilemiştir. Nitekim Gün Olur Asra Bedel romanında bu mezarlık “Ana Beyit” olarak geçer. 

b. Tarih ve Kültür Düşmanlığı: Ayrıca Komünist rejim, tarih düşmanı olmuştur. Özellikle bizim millî hafızamız olan Türk tarihini silmeye, yok etmeye çok çalışmış ve bu alanda bir hayli mesafe almıştır. Aytmatov, bunun da farkında olarak eserleriyle buna da tepki koymuştur. 

Elveda Gülsarı romanında Türk tarih ve kültürünün simge unsurlarından biri olan atın ve at kültürünün âdeta yok edilmesi sergilenmektedir. Gülsarı güçlü kuvvetli iyi cins bir Kırgız atıdır. Kendi vatanında kendi sürüsünde iken çok mutludur, başarılıdır, büyük işler yapar. Komünist yöneticiler onu sürüsünden ayırıp kişisel işleri için kullanmaya başlayınca kaçarak sürüsüne geri döner. Sonunda iğdiş edilir. Asıl hünerlerini asıl sahibi olan Tanabay’a gösterir. Yeni sahiplerine ise boyun eğmez. Burada Gülsarı adındaki cins at, aslında Türk milletini temsil eder. Buna göre Türk milleti kendi vatanında ve kendi milletiyle beraberken mutludur. Vatanından ve milletinden koparıldığında ve emperyalistlerin hizmetçisi ve kölesi yapılmak istendiğinde bunlara boyun eğmez. 

c. Tabiat Düşmanlığı: Komünist rejiminin insan ve tarih düşmanlığının yanında üçüncü önemli tahribatı tabiat alanında olmuştur. Yine rejim, devlet ve toplum adına ya da başka gerekçelerle tabiatın özgün yapısı, doğal dengesi yok edilmiştir. Aytmatov eserlerinde bu evrensel meseleye de yer vermiştir. 
Nitekim Dişi Kurdun Rüyaları adlı romanında Bazarbay gibi tabiata kötülük yapan, kurtları öldürmek isteyen kötü insanlara yer verir. 

Burada kurtlar saf tabiatı, doğal dengeyi, tabiatın kendi doğal yapısı içinde var olan hayvanları, bitkileri, her şeyi ve iyiliği temsil eder. Bu romanda esas olarak Komünist Rusya’nın makine tüfeklerle sayga avcılığı, kurt yavrularının öldürülmesi gibi tabiatın saf, temiz, doğal yapısına ne gibi zararlar verdiği üzerinde durulur. Burada ayrıca kurtların öldürülerek neslinin tüketilmesinin simgesel karşılığı da Türk milliyetinin simgelerinden biri olan kurdun yok edilerek aslında Türk kültürünün yok edilmesidir. 

2. Manas Destanı
Aytmatov, Manas destanına ait birçok malzemeyi yeni ve modern bir yaklaşım ve teknikle yeniden üretti ve zamanına aktardı. Manas destanında her destanda olduğu gibi olay ve hamaset ön plandadır. Aytmatov ise bu olay parçalarını aldı, bunların tipik olan kahramanlarını daha çok karakter tahlilleri halinde yeniden zenginleştirerek üretti. Epik değil dramatik boyutlarıyla işledi. Olay unsurunu düşünceyle, felsefeyle, analizle, yorumla zenginleştirdi.

Rus Emperyalizmine Yaklaşımı
Aytmatov, Rusların patronu olduğu Sovyetler Birliği dönemine ve rejimine ilişkin olarak bilinçli milliyetçi bir Türk tepkisiyle yaklaşır. Rusların Komünist rejimle Orta Asya Türkleri üzerinde ne gibi emperyalist baskılar uyguladığını, ne gibi zulümler ve haksızlıklar yaptığını çok iyi bilir ve bunları dile getirir. Nitekim kendisiyle yapılan bir mülakatta 20 Ocak 1992’de Azerbaycan Türklüğünün bağımsızlık hareketlerine karşı Rusların kanlı bir baskın düzenlemesi ve Kazakistan’da 1986’da meydana gelen kanlı Jeltoksan olayları hakkında yaptığı bir değerlendirmede şöyle der: 

“Her iki olayda da Sovyet imparatorluğunun, iki halka hem de aynı kökten gelen iki kardeş Türk halkına karşı işlediği kanlı suçlardır. Kazakistan da Azerbaycan da bu tarihî imtihanı kan ile verdi. Büyük gösteriler düzenlendi. Her iki hadise, SSCB’nin dağılması, bugünkü BDT’nin oluşması ve cumhuriyetlerin bağımsızlığını kazanmasında çok önemli roller oynadı. Çünkü her iki hadisede de Sovyet İmparatorluğunun kardeş Türk halklarına karşı zulmü, adaletsizliği vardı.

(…) SSCB, zulüm üzerine bina edilen bir imparatorluktu ve halkların bağımsızlık hareketlerini kanla boğmaya çalışıyordu. Sovyet İmparatorluğu için halklara zulmetmek, çok sıradan bir durumdu. İşte bu zulüm siyasetinin devam ettiği yıllarda Kazakistan’da da Azerbaycan’da da kan döküldü, halka büyük bir zulüm yapıldı.” 

İdeal Türk Kadını Tipi
Aytmatov eserlerinde sıklıkla ideal Türk kadını tipini işledi. Türk kadının üstün özelliklerini, belirgin niteliklerini öne çıkardı. Güzel, iradeli, çalışkan, mücadeleci, zorlukların üstesinden gelebilen, becerikli, sevgi ve merhamet dolu, dayanışmacı, yardımlaşmacı, yılmayan kadın tipine özellikle yer vermesinin sebebi, Türk milletinin kadınına verdiği değeri, Türk kadınının bizim millet olarak var oluşumuzdaki rolünü vurgulamaktır. Dolayısıyla Türkler kadınıyla birlikte gelişecek olan bir millettir. Yazar bu meseleyi oldukça bilinçli bir şekilde işlemiştir.

Özellikle merhametli ve becerikli ana tipi çok ön plandadır. Çünkü bu tip, Türk milletinin toplumsal yapısının direğidir. Aytmatov’a göre Türk kadınının analık vasfı her şeyden önce gelir. Ayrıca kadının analık vasfı ile toprak arasında bir benzerlik kurulur. Buna göre Türk anası da toprak gibi verimlidir, üretkendir. Toprak Ana romanındaki Tolgonay (Dolunay) bu anlamda toprak gibi nasıl üretici ve verimli bir kadın olabileceğini gösterir.

Su kenarında saçını tarayan çoban kızını güzel, çekici, etkileyici bir Türk kızı olarak işler. Onun, güzel Türk kızlarına yer vermesinin amacı Rus kızlarına ve diğer yabancı kızlara yönelme eğiliminde olan, onları yüceltip Türk kızlarına değer vermeyen genç Türk erkeklerinin ilgisini Türk kızlarına çekmektir. Maalesef Türklerde yabancı kızlara özellikle de Hristiyan kızlara karşı bir ilgi vardır ve kendi soydaşları olan kızları küçümseme ve onlara önem vermeme eğilimleri belirgindir. Aytmatov, ideal özellikleri olan, güvenilir, ahlaklı, ağır başlı, güzel, cazibeli Türk güzeli tipi üreterek aslında genç Türk erkeklerine doğru bir tavır önermiş oluyor.

Ayrıca toplumsal hayatta, çalışma hayatında çalışan, üreten, başarılı olan kadın tipini de öne çıkarır. Özellikle okuyan, öğretmen, profesör olan iş hayatının değişik alanlarında başarıyla yer alan kadın tipleri yine Türk toplumuna örnek olarak sunulan kadın tipleridir. “İlk Öğretmen” adlı eserin öksüz Altınay’ının azimle, mücadeleyle çalışarak profesör oluşu aslında Türk kızlarına, köy çocuklarına bir örnek model sunma amacını taşıyor. 

Aytmatov eserlerinde Türk milletinin millî bir değeri olarak Türk kadının iradesini, gücünü, önemini, değerini belirgin bir biçimde öne çıkarıyor. Türk kültür geleneğinde Türk kadınının ece kadın ya da Osmanlı kadın gibi nitelemelerle vurgulanan husus aslında Türk kadınının toplumsal rolünün ne kadar baskın olduğunu ifade eder. Bu bağlamda Aytmatov bu meseleyi de etkili ve vurgulu bir biçimde ele almıştır.

Mesela Toprak Ana romanında kocasını ve 3 oğlunu savaşta kaybeden Tolgonay, o kadar güçlü, iradeli, becerikli, merhametli, dayanıklı ve millet sevgisi ile doludur ki, hem tarım işleri yapar, hem kimsesiz ve çaresizlerle ilgilenir, hem milletinin diğer fertlerine şefkatli, merhametli, yardımsever bir ana yüreği ile yaklaşır. Bu romanda toprak yani vatanla ana birleştiriliyor ki bu da yine Türk kültürünün temel unsurlarından biridir. Biz vatanı ana olarak görürüz. 

Emperyalist Sistemin Türk’ü Babasız Bırakması
Türk milletinin başına musallat olan emperyalist rejimlerin amacı Türk milletini babasız, sahipsiz, tarihsiz, değersiz bırakmaktır. Aytmatov bu meseleyi romanlarında ustalıkla işlemiştir. Sovyetler Birliği döneminde Komünist rejim Aytamatov’u 9 yaşında bir çocukken babasız bırakmıştı. Babası Komünistler tarafından başına kurşun sıkılarak öldürülmüştü. Bu olay Aytmatov’da derin bir etki bırakır ve romanlarında sembolik olarak bunu genelleştirir. 

Nitekim Beyaz Gemi romanındaki isimsiz çocuk aslında Aytmatov’un çocukluğunun bir yansımasıdır. Bu romanda çocuk anne babası ayrı olan ve dedesi tarafından büyütülen yetim bir çocuktur. Çocuk sürekli baba hasreti çeker. Babasının Issık Göl’de beyaz bir gemide çalıştığını hayal eder. Her gün bir tepeye çıkıp Issık Göl’den geçen beyaz gemiyi seyreder ve babasının da o gemide bulunduğu hayaliyle avunur. Babasızlığın ne demek olduğunu, baba özlemini bu kadar etkili anlatan başka bir roman yoktur. 

Aslında burada bireysel anlamda bir çocuğun babasız oluşu anlatılsa da, dolaylı olarak sembolik olarak Türk milletinin Komünist Rus emperyalizmi tarafından babasız bırakılışı anlatılır. Yani Türk milletinin atalarından, dedelerinden, kültüründen, milliyetinden ve dininden uzaklaştırılması anlatılır. Türk’ün bu anlamda yetim bırakılışı ve Türk milletinin de babası demek olan kendi millî kimliğini her gün özlemle bekleyişi anlatılmaktadır. 

Turancı Yaklaşımı
Aytmatov, bütün Türk boylarının, Türk devletlerinin bir araya gelmesini, ortak işler yapmasını, tam bir dayanışma ve yardımlaşma içerisinde olmasını, büyük Turan birliğinin kurulmasını can u gönülden isteyen ve bunun için çalışmış olan yürekli bir Türk aydınıdır. Her şeyden önce Kırgızın, Türkmenin, Kazakın, Özbekin ayrı birer millet değil; tek bir milletin yani Türk milletinin boyları olduğunu, kökümüzün bir olduğunu ve dolayısıyla kökü bir olan Türk boylarının mutlaka birleşmesi gerektiğinin bilincindedir. Nitekim kendisi ile yapılan bir söyleşide şöyle der:

“Şimdi Türkiye ile Orta Asya ve Kafkas Cumhuriyetleri arasında çok iyi ilişkiler var. Uluslararası önemli petrol boru hatları, demiryolları, bu ülkelerin ekonomik ve kültürel kalkınmasında çok önemli rol oynayacak. Bunun sonucunda Türk Cumhuriyetlerinin parlak geleceği, ülkelerimizin ve kardeş halklarımızın yakınlaşması daha kısa sürede gerçekleşecek. İnanıyorum ki bu projelerin hayata geçirilmesi ile dünya siyasetinde biz Türkler ile ilgili yeni sayfalar açılacak.

(…) Biz Türk halkları, 70 yıl Sovyet çatısı altında birleştik. Şimdi ise kendi birliğimizi, Türk birliğini kurmakta, Türk Dünyasının bayrağı altında birleşmekteyiz. Bu elbette çok büyük, tarihî bir başarıdır. Azerbaycanlı da, Kırgız da, Kazak da, Türkmen de hem kendi Türklüğünü hem de hepimizin aynı kökten geldiğini biliyor. Bu aslında tarihî bir başarıdır, emsalsiz bir zaferdir.” 

Komünist Sovyet Katliam Anıtı:
1938 yılında Kırgız Türklüğünün 138 aydınının Komünist Ruslar tarafından Bişkek (Frunze) cezaevinden alınıp gizlice götürüldüğü ve kurşuna dizilip bir tuğla fırınında yakıldığı yer. Yakılan bu aydınlardan biri de Cengiz Aytmatov’un babası Törökul Aytmatov’dur. 1991 yılında Stalin baskı dönemi kurbanlarına ait bu toplu mezarın kazımı yapılmış. Kazıda, 40 cm toprağın altında, 4 × 4 × 4 ebadında bir oda bulunmuş. Burada 138 iskelet, bunların bazıları tam kişisel eşyaları ve kâğıtları ile birlikte bulunmuştur. Cesetler 100 m. ilerideki "Ata Beyit" Mezarlığına (Babalar mezarlığı) taşınmış, tüm masrafları Cengiz Aytmatov ödemiştir.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum